Biri Beni İncelesin

Merhabalar

Bazı bazı durup düşünüyorum. Diyorum ki “olum gerçekten seni bir psikolog oturup incelemeli uzun uzun.” Kendimi çok farklı görebiliyorum yerine göre. Kimsede olmayan en sinsi hastalıklar bendeymiş de fark edildiği zaman tüm insanlık hayretlere düşecekmiş gibi hissediyorum.

Neyse bunun konumuzla belki alakası olmayabilir.

Olay şu. Ben hayatımın bir anında takılıp kalmışım. O günden sonra hayatımda meydana gelen herhangi bir değişikliği bünyem kabul etmiyor. Misal 3-4 senedir saçlarım uzun. Ama her gün aynaya bakan biri olarak, hala saçlarımın uzunluğuna alışamadım. Birine saç uzunluğumdan bahsederken sanki dün üç numaraymış da bugün bu kadar uzamış gibi heyecanlı anlatıyorum. Sıradan bir şey değil yani benim için uzun saçlı olmak, çok ilginç.

Ayrıca kiloluyum da. Baya uzun zamandır kiloluyum. Ama mesela kilolu oluşuma da hiç alışamadım. Gördüğüm bir ilaç tedavisinin hediyesi olan bu kilolar o kadar hızlı geldiler ki psikolojim onları hiçbir zaman kabul etmedi. Göbeğime bakıp bakıp “oha lan” diyorum.

İstanbul’a gelişim mesela. 3-3.5 sene oldu. Hala İstanbul’da değilmişim gibi. Hala küçük göt kadar kasabamda yaşıyor gibi hissediyorum kendimi. İstanbul’da tatildeyim ya da gezmeye gelmişim.

Okul aynı şekilde. Hala liseliyim. Hala lisedeyim. Üniversite öğrencisi olduğumu söylerken hep bir heyecanlanıyorum. Yalan söylerken heyecanlanırsın ya, öyle bir heyecan. Sanki liseliyim de ben, internette tanıştığım kızı etkilemeye çalışırcasına yalan söylüyormuş gibi.

Oğlum bak harbiden beni bir inceleyin. Ben bir yerlerde takıldım kaldım. Çok ciddi söylüyorum. Yaptığım ettiğim her şey bana sanki sonradan eklenmiş ama üstümde durmamış yere düşmüş gibi. Her gün tekrar tekrar üstüme takmaya çalışıyorum.

Ya da siktir edin incelemeyin. Şimdi siz inceleyeceksiniz sonra siktiriboktan bir hastalık çıkacak. Ya da ne bileyim çük kadar hapla tedavi edeceksiniz beni. Sonra kendi kendime yaptığım onca hava boşa gidecek. Sıradanlaşmış olacağım. Bırakın beni küçük dünyamda marjinal takılayım.

Bir de böyle atarlanıyorum arada, bu da ergenlikten kalma sanırım.

Adiyos

Metrobuse Kafa Attım.

Merhaba

Çok eğlenceli olmayacağını düşündüğüm bir yazıyı okuyacaksınız. Eğlenceli de olabilir, şu anda bilmiyorum. Yazının sonunda söylerim nasıl olduğunu.

Günlerden bir günün akşamı, Zeytinburnu’nda oturan bir arkadaşımı evine bırakmış, aylak aylak metrobüs durağına gelmiştim. Nalet olası hava buz gibiydi bir an önce metrobüse binip evime gelmek istiyordum lakin gelen bütün metrobüsler ağzına

kadar insanla dolu olduğu için binemiyordum. 3-4 metrobüsten sonra, soğuğun da etkisiyle gerilen sinirlerim “bir sonraki metrobüse canın pahasına bineceksin” dedirtti. Zira az kalsın canımdan oluyordum.

Uzaktan geldiğini gördüğüm metrobüs için insanlara omuz ata ata, en öne geçtim. Mırıldanmaları umursamaz bi şekilde göğsümü kabarttım. Metrobüse biner binmez “edriyııın” diye bağırabilirdim, niye öyle coşkulandıysam? Metrobüs sırasında her gün en az bir kişiyi eziyorum zaten. Neyse.
Metrobüs geldi kapılar açıldı. Tam kapının hizasına denk gelemediğim için kenarı ittirdiğim bi kaç kişi benden önce bindi. Sıkışmalarına rağmen benim binebileceğim kadar yer kalmamıştı. Anca sağ bacağım binebilirdi. Tamam öyleyse diyip, sağ ayağımı atıp içerdeki insanları ittirdim. İlerlemediler. Bir kere daha yüklendim. Milim oynamadılar. Sağ ayağım içerde, sol ayağım dışarıda yaklaşık bir 10 saniye kadar cebelleştim. Tam bu sırada, orospu çocuğu metrobüs şöförünün kapıları kapatması sebebiyle içerdeki ayağımı dışardakinin yanına çekmek istedim fakat ağırlık merkezimi içerdeki insanların üstüne çullanma pozisyonu



nda unuttuğum için, sağ ayağım soldakinin yanına gelene kadar dengemi sağlayamadım ve asfalta basmak zorunda kaldım.

Ne olduysa o sırada oldu….

Eskiden atılan asfalt 4-5 santim kadar kazılmış, sanırım normal araç yoluyla aynı seviyeye düşürülmek istenmiş, bilmiyorum. Lakin kazılmadan önceki asfaltın4 parmak kalınlığındaki artığını temizleyememişler kaldırımın kenarından. İşte tam o kaldırımla asfalt arasında kalan 4 parmak genişliğinde, 5 santim yüksekliğindeki asfalt kalıntısı yüzünden hem ayak bileğimi burktum hem de metrobüse kafa attım:

Dengemi sağlayabilmek için yere düşmekte olan sağ ayağımın topuğu, asfalt kalıntısına basınca, bileğimi burkmak suretiyle dengemi kaybettim. Hala ön tarafa ayarlı olan ağırlık merkezimin de yardımıyla metrobüsün kapanan kapılarına bir güzel kafa attım.

“TOK!”

Metrobüsün içindeki kalabalık birden bana döndü. Bense burkulan bileğimin acısından, metrobüse attığım kafayı ve dolayısıyla çıkan sesin kaynağını çok geç algıladım. O acının surat ifadesi çok korkunç olacak ki, içerdeki hiç kimse suratıma bakarak gülmedi. Ufak gülümsemeler hep diğer tarafa çevrilen suratlar tarafından gizleniyordu. Arkamdaki ezilmiş ve itilmiş kalabalıksa aynı şekilde tepkisizdi. O kadar tepkisizlerdi ki koluma girip beni tekrar kaldırıma çıkarmaya bile yeltenmediler. (Ben olsam ben de yeltenmezdim, afferin onlara.)

Yalnız valla ilk defa içime ağladım arkadaş. O nasıl bir bilek ağrısıdır. Nasıl bir kafa ağrısıdır. Erkekliğe bok sürmemek için sessizce dikildim öyle. Ellerim ceplerimde.
Binebildiğim metrobüsten de ayakta duramadığım için iki durak sonra inip taksiye binmek zorunda kaldım. Hatta 1 ay kadar bir süre boyunca bileğimin ağrısı hiç geçmedi ve üstüne basamadım. EVET DOKTORA GİTMEDİM. Ama geçti, ben geçer demiştim.

Eğlenceli bir yazı olmadı

. Çok fazla betimleme yaptım sanırım. Zaten elektrikler de kesildi. Yayımla tutuşuna basabilmem için elektriklerin gelmesini beklemem lazım. Laptopun da şarjı 12 dakikada bitmeydi iyiydi. Olum o kadar adamsınız lan. Toplanın aranızda bana yedek batarya alın laptop için. (elektrikler kesildi ya sıkıntıdan uzatıyorum hacıt yazıyı, okumasaydın keşke buraları.) Neyse bitti.

Adiyos



Posted from WordPress for Android

Çiş.

Sanıyorum ölümüm, bilgisayar başından kalkamayıp, çişimi-kakamı saatlerce tuttuğum için olacak. Bak çişim var bi saattir kıvranıyorum, ama ben naaptım? Naaptım? Bloga girdim yazıyorum. Aynen durumumu aktarıyorum.
Temiz gerizekalıyım amk. 

Ölmeden önce yapılacaklar listesi olmayan, listesinde hiç bi şey yazmayan biri; hiç bi şey yapmadan ölmeyi mi bekliyordur yoksa hemen ölmeyi mi arzuluyordur lan? Şimdi bi saniye, kafam karıştı.

Ben binmeye çalışırken kapanmaya çalışan asansör kapılarına son zamanlarda çok acıyorum. Beni durduramıyorlar, sonra asansör error veriyor. Üzülüyorum.

Yok artık

image

Hic “bir kokunun aklınıza gelişi aklınıza geldiği icin” uykunuzun bir türlü gelmediği, geldiyse de pis pis rüyalar görüp gecenin bi körü uyanıp yatağın içinde sinirli bi şekilde oturdugunuz oldu mu? Yuh amk. Insan degilsiniz siz.

Google Analytics Sağolsun…

… akşam akşam güzel güldüm.

Analytics’in arayüzü yenilenince, nicedir hiç incelemediğim istatistiklere tekrardan bakayım, ne nereye kaymış yeni düzende öğreneyim dedim ve aşağıdaki tabloyla karşılaştım. Bazılarında gerçekten yere yatarak, bazılarındaysa gerçekten amuda kalkarak, çok az bi kısmındaysa da gerçekten osurarak güldüm. (tebessüm bile etmedim lan yeminle, gudubetliğim üstümdeydi.)

Not: Google’da bir arama yapıp sonucunda cagatay.web.tr’ye yönlendirildiğinizde, yönlendiren anahtar kelimelerin listesidir. “Ne la bu?” diye bakmayın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tabi bu listeye bakınca durdum bi. “İnsan içinde söylemeyeceğim pis şeyleri yazdığım oluyor” diyordum her zaman, ama görünen o ki iş epey ciddi boyutlarda. Her ne kadar yukarıdakiler birebir yazılarımın içinde geçmiyor dahi olsa bir sıkıntı var. Bir ip var ve o ipin ucunu ciddi kaçırmışım ben. Herkesten özür diliyorum. Ayrıca sansür mansür diyoruz. HANİ? SANSÜR YOKMUŞ İŞTE!!

 

Not: Özür dilemiyorum.

Adiyos

Düşündüm de;

Ben bir Tuna Kiremitçi olsam veyahut ne bileyim bir Can Dündar olsam hayatta mastırbasyonamazdım.
Misal, tamam, ben zaten hayvanım. Mastırbasyonurken görülsem insanlar beni yadırgamaz yani. Beni tanıyorsan, düşün şimdi. Yanlış bi’ şey yok gibi değil mi?
Ama şimdi ben Tuna abiyi hayal edemiyorum. (Zaten niye edeyim de..), olmaz gibi geliyor bana. “Oyş oyş” diye, kafasını tavana çevirmiş, şakaklarından ter boşalan bir Tuna olur mu? Olmuyor gibi.

Bilmiyorum belki de artık düşünmeyi bırakmalıyım.

Adiyos

Ne diyoruz o zaman?

Sabah kalktığımda gün daha doğmamıştı belki. Saate bakmamıştım ama penceremden içeri neredeyse hiç ışık gelmiyordu. Gece bir türlü yakamı bırakmayan alkol şişelerine inat yataktan kalkmaya çalışsam da beceremedim. Düştüm yastığa, uyuyakalmışım.

Öğlen 12′ye kurduğum saatim çalınca baktım, gün hala doğmamış gibi. Araladığım perdenin arkasında saklıymış cevabım. Önceki gün parıldayan güneşe inat, bulutlar sarmış her tarafı..

ÖÖf. olmuyor amına koyim. Nası yazılar yazıyosunuz öyle, yemin ederim çok özeniyorum ama olmuyor bi türlü. Kitabı var mı bunun “nasıl yaralı yazarım” gibisinden bi şeyler. Öğrenmem lazım.

Adiyos

Anaov.

Sonunda üşengeçliği bir kenara üşenmeden koyup kendime bir web galeri oluşturabildim:
cagatay.web.tr/fotograf

Ayrıca da basit bir giriş sayfam olsun istemiştim, onun da tasarımını (beyaz zemin üstüne siyah yazıdan ibaret, tasarım dediğime bakmayın.) yaptım. Oh. Blog temasını da değiştirdim, gözüm gönlüm kaynaştılar bahçede top oynuyorlar.

Bu sınav dönemlerini bundan dolayı seviyorum. Her sınav döneminde kendime ve çevreme yararlı bir birey haline geliyorum. (Bkz: Final Dönemi Özeti)

Yine başladım di mi kendimi bölük pörçük edip dağıtmaya insanlara? Ne güzeldi, ne zamandır yapmıyordum. O zaman kötü hissediyordum ama ne hisssettiğimi biliyordum. Şimdiyse ne bok hissettiğimi dahi bilmiyorum. Böyle ergenleştiriyor bir de insanı. Ergenleştiğimin farkına varıp önüne geçememek çok saçma. Ergenlik kötü. Ergen. Halit Ergenç. Er ya da genç her canlı ergenliği tadacaktır diye bir laf yok bilir misin? Bilmezsin. Ben gidiyorum. Adiyos

Placebo

Yıllardır bağımlısı olduğum bir ilacım var benim.

Bu ilaca bağımlılığım, daha kullanmaya bile başlamadan, sadece kendisini bir ecza deposunun rafında görmemle başladı. Uzunca bir süre, sanırım üç yıldan fazla, gittim geldim, depodaki bu ilaca baktım sessizce. Almaya param mı yetmiyordu, ilacın yan etkilerinden mi korkuyordum yoksa hastalığıma çare olup olmadığından emin mi değildim, bilemiyorum. Bir şekilde almıyordum ya da alamıyordum o ilacı. Ama ihtiyacım da vardı içten içe biliyordum. Bir ilaca olan ihtiyaç normalde içten içe bilinmez, doktora gidersin, değil mi? Yok ben doktor sevmem. Gitmem de.
Neyse efendim bu iki-üç yıl boyunca almadım o ilacı, tedaviyi başka ilaçlarla denedim, çoğusu evimdeki ecza dolabımdaydı zaten. Pek de işe yaramamışlar elbette ama placebo etkisiydi herhalde o zaman içinde üstümde yarattığı.
Gel zaman git zaman ben bu ecza deposunun müdavimi olmuştum. Kullandığım diğer ilaçları umursamadan, her gün kedi gibi oralarda dolaşıyor, fırsatını buldukça içeri girip bakıyordum. İlaç şişesiyle konuşur olmuştum. Zamanla bildiğin kanka olmuştuk. Ben ona, onun yerine aldığım ilaçlardan bahsediyordum, o da benimle dalga geçiyordu. Onu almam gerektiğinin farkında değildi aslında. Gülüyordu. Falan. Uzunca bir aradan sonra, yine bu üç yıllık süreç içerisinde tabi, anladı onu almazsam ölebileceğimi. Başka bir tür tedavim olmadığına inanıyordum, onu da inandırmıştım. Zaten doktora da gitmiyordum. Ama neticede inandırmıştım. O güzel, camdan ilaç kutusunu elime aldığım ilk gün, daha dün gibi aklımda. 2007 Mayıs ortaları. Saati de aklımda ama iyice JUNKY sanmayın beni. Eheh.
Neyse arkadaş, ben bu ilacı tam iki sene kullandım. Hastalığım büyük ölçüde iyileşmişti. Kendimi güzel hissediyordum, kafam da güzeldi. Sanırım uyuşturucuymuş o güzel, cam şişeli ilaç. Neyse günde en az 1 doz almadan duramadığım iki senenin sonunda, ciğerlerim harap olmuş, karaciğerim işlevini yitirmişti. Uzuvlarımı kullanamıyordum. Görme yetimi kaybedeli zaten beş yıl olmuştu. Sonunda ilaç bana kendini bıraktırtma kararı aldı. “Yok canım, ilaç öyle bir karar alamaz!” demeyin. Biliyorum. O uyuşturucuyu bırakalı iki yıldan fazla oldu. Kafam güzel değil yani. Bıraktırma kararı dediğim, ilacı üreten firma, üretimi durdurdu. Bende oluşturduğu yan etkilerden mütevellit piyasadan çekmişler. Zaten de sadece ben kullanıyormuşum, denek olmuşum. Ey gidi. Yediğimiz kazığa bak.
Neyse baba konuyu dağıtmayalım. İki sene önce ben bu ilacı bir bıraktım, bırakır bırakmaz kalp yetmezliğinden hastaneye yattım. Evet, o hiç sevmediğim yerdeyim. Tedavi olarak da hala bana cam şişeler gösteriyorlar, hiç birine reaksiyon vermiyorum. En son iki tane placebo attılar ağzıma, tadları acı ve hiç eskisinin aynısı değil, alakası bile yok. Ki ben duymuşum, benim ilacım hâla piyasadaymış. Hâla satışı yapılıyormuş. Kullanıcıları artmış ama sanırım aralarında benim kadar hasta olan yok, pek uzun süre kullanan olmamış. Dolayısıyla da bendeki yan etkileri göstermiyormuş o ilaç o kişilerde. E amına koyayım ilaç değil lan uyuşturucu bu. Nasıl bağımlısı olmuyorsunuz?! Ben misal her sabah kalkınca, gün içinde aç karna ve yatmadan önce dişlerimi fırçaladıktan sonra bir kere ilacı ve şişesini düşünüyorum. Bağımlılığım hastalık derecesinde olduğundan şişenin fotoğraflarını çekmişim onlara bakıyorum. Sağlık bakanlığındaki arkadaşlarım yoluyla stok durumunu kontrol ediyorum. (Bu bile iyi hissettiriyor amk.) Ama gel gör ki alamıyorum, iki türlüsü de zararlı. Onla veya onsuz bu hayat pek acı. Placebolarla kandırıyoruz kendimizi. Olsun. Elbet bir ahmak yine üretir daha iyi bir ilaç umuduyla duruyoruz durduğumuz yerde. Duruyoruz.
Neyse babalar durum buyken bu. Durum yarrak gibi. (İki R ile.) Durum bu ki, bana ilaç lazım, hap lazım. Abov. (sayın emniyet mensubum, umarım metaforlarımı anlıyorsunuzdur, adresimi falan aramanıza gerek yok elbette uyuşturucu kullanmıyorum, zaten bahsi geçen ilaç sağlık bakanlığı tarafından onaylanmış. Sıkıntı yok yani.)

Düşünüyorum.

Merhabağ;
Son zamanlarda düşünüyorum da ne için yaşıyoruz. “Hah! Haspama bak bi sen eksiktin” dediğinizi elbette tahmin ediyorum. Niye diyorsunuz lan? Ayıp.

Ölesiye düşünüyorum bu aralar. Kendimi meşgul tutabileceğim herhangi bir uğraşım yok çünkü. Bir alkolüm var. E onu tüketince daha çok düşünüyor haliyle insan. Geçende dedim ki düşünüyorum; o halde varım. Peki düşündükçe varlığımdan nefret ediyorsam düşünmeye inadım niye? Niye düşündükçe varım ki? Düşünmeden var olsam ya la?

Düşünme amına koyim sen de o zaman demeyin. Ben ki beynini en az kullanan insan evlatlarından bi tanesiyimdir. Dünü hatırlamamam, yarını planlamamam bu yüzdendir hep, beni tanıyanlar bu cümleme elbet hak vereceklerdir. De ben bile düşünüyorum işte. Ve yine beynimi kullanmayan biri olduğumu ispatlarcasına, düşünecek zilyon şeyim varken gidip varlığımı, amaçlarını, sebeplerini sonuçlarını falan düşünüyorum.

Allah, peygamber, öteki taraf falan mı? E orası basit. Ya sabah akşam güneşleneceksin. Ya da sabah akşam yanacaksın. Eninde sonunda iki seçenek varsa ve biz o ikisinden birini hak etmek için yaşıyorsak eğer, e amına koyim bir sene dinin benden istediklerini yerine getirir, cenneti hak eder sonra zıbarırım. Ha yine “ulan intihar neredeyse bütün dinlerde cehennemlik sebebi” diyeceksiniz. Önce bildiğin 10 din ismini peygamberleriyle beraber say der, arkasından da diğer tarafta bile anlaşılamayacak kusursuz bir intihar planım olduğunu söylerim. (Bu cümleyi kurarken Kanal D’nin Kanıt dizisindeki kadın çıkıp, ifadesiz bir suratla “kusursuz intihar yoktur!!” diyecek diye çok korktum.)

Ama olayın genelde, fark etmesek de, dinle veya başka bi şeyle alakası olmadığını düşünüyorum. Kimisi sadece merakından yaşamına devam ediyor. Acaba ne olacak yarın merakı. Hani bunu okurken bile az sonra neler olacağını merak ediyor olmalısınız. Ya da bu yazıyı okurken sonunu nereye bağlayacak acaba diye okuyorsunuz diye tahmin ediyorum, korkmayın ben de bilmiyorum her zamanki gibi. (Plansız olduğumdan bahsettim.) Kimisi de etrafındaki insanların, kendilerinin ölümlerine çok üzüleceklerini düşündüklerinden devam ediyor yaşamlarına diye düşünüyorum. Bende ikisi de var. Özellikle, beni sevdiğine inandığım insanları üzmekten korkuyorum en çok. Niye umurumda bunu da bilmiyorum ama üstüne pek düşmüyorum. Üstüne düşersem yarını merak eden beyin hücrelerime ihanet ederim çünkü. Di mi? İhaneti sevmem.

Gerçi bazılarımız aşırı bencilmiş. Mutlu ölebilmek için yaşıyorlarmış. Beni bu yazıyı yazmak için klavyeyi elime aldıran da o arkadaşımdır zaten. Selam ederim kendisine. Okumuyor gerçi eminim amunugoyim. Olm az oku lan, kültürün artsın. Kültürlü ölürsün. Belki sıratta genel kültürden soru sorarlar, ne biliyon? Var git 10 tane din öğren peygamberleriyle birlikte. Güven bana işine yarayacak. Valla diyorum. Kendini Mesih ilan etmiş arkadaşlarım var. Kendi çaplarında ilan etmiş olsalar bile, yukarılarda bir yerlerde onlara farklı muamele var, eminim. (farklı derken? Di mi?)-

Düşünüyorum; öyleyse varım diyen Descartes, senin zaten amına koyacam olum. Hani nerdesin lan, düşünmeyi bir anlık unuttun da mı öldün gittin? Yaa. Böyle cevap veremezsin. (Biliyorum lan adam ölürken bile kitabının üstüne düşünüyormuş [oha nasıl sıktım])

Neyse uykusuzluğumun tavan yaptığı saatlerde yazdığım bu yazıya katlandığınız için teşekkür eder saygılarımı sunarım. Özet geç diyen arkadaşlarım için kısaca; işten çıkarken patrona İngilizce am günü yağ dedim, onu anlattım. Ama yine de bir okuyun derim. Belki hemen yazımın altına bırakabileceğiniz iki kelime fikriniz vardır. Ne bileyim. Neden fikirlerinizi umursuyorsam zaten. Sikerler.

Adiyos

Merhaba.

 

Bir önceki yazımda her şeyin ne kadar iyi ve yolunda olduğundan bahsettiysem şimdi her şey o kadar yoldan çıkmış durumda. İntihar etmekten vazgeçtim yani anlayacağınız. Eheh.

Tatile diye geldiğim memleketimde her şey, arabamın park halindeyken sarhoş bir adam tarafından 180km/s hız ile çarpıldığını öğrenmem ile başladı. Gitmeyi planladığım, görmeyi istediğim insanların hiç birini göremedim, gidemedim. Almayı planladığım fotoğraf makinesi için ayarladığım iş için pozisyon dolmuş, işe giremedim -> makine götümde patladı. Falanlar filanlar.

Günler sabahlara kadar sokakta, akşamlara kadar yatakta geçiyor. Bitmek bilmeyen bir dejavu silsilesi. Aynı yüzler, aynı muhabbetler, aynı yerler. Daha gündüz vakti denize bile girmedim, o derece isteksizim her bi şeye.

Neyse bu yazıyı uzatmayayım daha fazla. İstanbul’a, evime döndüğüm zaman her şeyi sindirip elbet bir yazı yazarım. Hepinizi öper, geçmiş bayramınızı kutlarım.

Adiyos

Merhaba;

Sizinle çok kötü bir haberi paylaşacam bu yazımda. Bu; yazdığım son yazı olabilir. Bir daha bir kelime bile edemeyebilirim. Bir daha benden haber alamayabilirsiniz. Bir daha twitterda çek-in, facebook’ta like yapamayabilirim. Bir daha beni göremeyebilirsiniz… Evet… Evet, sanırım ben ölüyorum.

Geçen doktora gittim, doktor dedi ki kabız olmuşsunuz..  -Geçmiş olsun evet, ama bundan dolayı ölmüyorum elbet. (Liseli esprisi yaptım, mazur görün ölecem amk) Bu aralar öyle bi yaşıyorum ki her şey yolunda gidiyor. Moralim iyi, canım sıkılmıyor, dersler iyi gidiyor, ailemin morali yüksek, falan feşmekan. Geçen duruyorum yine, dururken durdum  düşündüm, lan dedim, noluyor niye her şey yolunda acaba ölecek miyim? sonra dedim ki evet kesin ölecem. Sağolsun dedim heralde çocuk ölmeden son günlerini güzel yaşasın diye düşündü. -Eyvallah yiğidim.

Eğer bu yaz bu şekilde devam ederse, üstüne bir de planladığım şeyler tutarsa, kendim intihar edicem. Fazla yüzsüzlük yapıp, her şeyi başkasından beklemenin anlamı yok. Sıkacam kafama. Ha belki kurşunu, silahı şans eseri bulabilirim(!) belli olmaz(!) (bu parantez içi ünlemler beni fena gıdıklayacak gibime geliyor) Olm daha ne isterim ki, daha ne istenir ki.Öleyim gideyim yani, yeter. Vizyonumu, misyonumu(?) tamamladım. Mutlu da oldum. Güzelmiş dedim. Falan.

Neyse lan çok çişim geldi, ben bi işeyeyim, sonra uyuyayım sonra ders çalışacam.

Ha bak ders çalışacak olmama rağmen bu kadar mutluyum, hesap et.

 

Adiyos