Atölye Hani-miş.

Fotoğrafa alışılmış ve beklenen yaklaşımların yerine farklı bakış açıları, üretim süreçleri, seri oluşturma ve bu işlerle alaklı örnek fotoğraf işlerinin, biraz da oyun oynama halinin atölyesi. Yürütücüsü Şener Soysal, işler de şurada:
http://haniatolye.tumblr.com/
(vallahi de billahi de eğlendik.)

Adiyos

Ben binmeye çalışırken kapanmaya çalışan asansör kapılarına son zamanlarda çok acıyorum. Beni durduramıyorlar, sonra asansör error veriyor. Üzülüyorum.

Yok artık

image

Hic “bir kokunun aklınıza gelişi aklınıza geldiği icin” uykunuzun bir türlü gelmediği, geldiyse de pis pis rüyalar görüp gecenin bi körü uyanıp yatağın içinde sinirli bi şekilde oturdugunuz oldu mu? Yuh amk. Insan degilsiniz siz.

Google Analytics Sağolsun…

… akşam akşam güzel güldüm.

Analytics’in arayüzü yenilenince, nicedir hiç incelemediğim istatistiklere tekrardan bakayım, ne nereye kaymış yeni düzende öğreneyim dedim ve aşağıdaki tabloyla karşılaştım. Bazılarında gerçekten yere yatarak, bazılarındaysa gerçekten amuda kalkarak, çok az bi kısmındaysa da gerçekten osurarak güldüm. (tebessüm bile etmedim lan yeminle, gudubetliğim üstümdeydi.)

Not: Google’da bir arama yapıp sonucunda cagatay.web.tr’ye yönlendirildiğinizde, yönlendiren anahtar kelimelerin listesidir. “Ne la bu?” diye bakmayın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tabi bu listeye bakınca durdum bi. “İnsan içinde söylemeyeceğim pis şeyleri yazdığım oluyor” diyordum her zaman, ama görünen o ki iş epey ciddi boyutlarda. Her ne kadar yukarıdakiler birebir yazılarımın içinde geçmiyor dahi olsa bir sıkıntı var. Bir ip var ve o ipin ucunu ciddi kaçırmışım ben. Herkesten özür diliyorum. Ayrıca sansür mansür diyoruz. HANİ? SANSÜR YOKMUŞ İŞTE!!

 

Not: Özür dilemiyorum.

Adiyos

Düşündüm de;

Ben bir Tuna Kiremitçi olsam veyahut ne bileyim bir Can Dündar olsam hayatta mastırbasyonamazdım.
Misal, tamam, ben zaten hayvanım. Mastırbasyonurken görülsem insanlar beni yadırgamaz yani. Beni tanıyorsan, düşün şimdi. Yanlış bi’ şey yok gibi değil mi?
Ama şimdi ben Tuna abiyi hayal edemiyorum. (Zaten niye edeyim de..), olmaz gibi geliyor bana. “Oyş oyş” diye, kafasını tavana çevirmiş, şakaklarından ter boşalan bir Tuna olur mu? Olmuyor gibi.

Bilmiyorum belki de artık düşünmeyi bırakmalıyım.

Adiyos

Ne diyoruz o zaman?

Sabah kalktığımda gün daha doğmamıştı belki. Saate bakmamıştım ama penceremden içeri neredeyse hiç ışık gelmiyordu. Gece bir türlü yakamı bırakmayan alkol şişelerine inat yataktan kalkmaya çalışsam da beceremedim. Düştüm yastığa, uyuyakalmışım.

Öğlen 12’ye kurduğum saatim çalınca baktım, gün hala doğmamış gibi. Araladığım perdenin arkasında saklıymış cevabım. Önceki gün parıldayan güneşe inat, bulutlar sarmış her tarafı..

ÖÖf. olmuyor amına koyim. Nası yazılar yazıyosunuz öyle, yemin ederim çok özeniyorum ama olmuyor bi türlü. Kitabı var mı bunun “nasıl yaralı yazarım” gibisinden bi şeyler. Öğrenmem lazım.

Adiyos

Anaov.

Sonunda üşengeçliği bir kenara üşenmeden koyup kendime bir web galeri oluşturabildim:
cagatay.web.tr/fotograf

Ayrıca da basit bir giriş sayfam olsun istemiştim, onun da tasarımını (beyaz zemin üstüne siyah yazıdan ibaret, tasarım dediğime bakmayın.) yaptım. Oh. Blog temasını da değiştirdim, gözüm gönlüm kaynaştılar bahçede top oynuyorlar.

Bu sınav dönemlerini bundan dolayı seviyorum. Her sınav döneminde kendime ve çevreme yararlı bir birey haline geliyorum. (Bkz: Final Dönemi Özeti)

Yine başladım di mi kendimi bölük pörçük edip dağıtmaya insanlara? Ne güzeldi, ne zamandır yapmıyordum. O zaman kötü hissediyordum ama ne hisssettiğimi biliyordum. Şimdiyse ne bok hissettiğimi dahi bilmiyorum. Böyle ergenleştiriyor bir de insanı. Ergenleştiğimin farkına varıp önüne geçememek çok saçma. Ergenlik kötü. Ergen. Halit Ergenç. Er ya da genç her canlı ergenliği tadacaktır diye bir laf yok bilir misin? Bilmezsin. Ben gidiyorum. Adiyos

Placebo

Yıllardır bağımlısı olduğum bir ilacım var benim.

Bu ilaca bağımlılığım, daha kullanmaya bile başlamadan, sadece kendisini bir ecza deposunun rafında görmemle başladı. Uzunca bir süre, sanırım üç yıldan fazla, gittim geldim, depodaki bu ilaca baktım sessizce. Almaya param mı yetmiyordu, ilacın yan etkilerinden mi korkuyordum yoksa hastalığıma çare olup olmadığından emin mi değildim, bilemiyorum. Bir şekilde almıyordum ya da alamıyordum o ilacı. Ama ihtiyacım da vardı içten içe biliyordum. Bir ilaca olan ihtiyaç normalde içten içe bilinmez, doktora gidersin, değil mi? Yok ben doktor sevmem. Gitmem de.
Neyse efendim bu iki-üç yıl boyunca almadım o ilacı, tedaviyi başka ilaçlarla denedim, çoğusu evimdeki ecza dolabımdaydı zaten. Pek de işe yaramamışlar elbette ama placebo etkisiydi herhalde o zaman içinde üstümde yarattığı.
Gel zaman git zaman ben bu ecza deposunun müdavimi olmuştum. Kullandığım diğer ilaçları umursamadan, her gün kedi gibi oralarda dolaşıyor, fırsatını buldukça içeri girip bakıyordum. İlaç şişesiyle konuşur olmuştum. Zamanla bildiğin kanka olmuştuk. Ben ona, onun yerine aldığım ilaçlardan bahsediyordum, o da benimle dalga geçiyordu. Onu almam gerektiğinin farkında değildi aslında. Gülüyordu. Falan. Uzunca bir aradan sonra, yine bu üç yıllık süreç içerisinde tabi, anladı onu almazsam ölebileceğimi. Başka bir tür tedavim olmadığına inanıyordum, onu da inandırmıştım. Zaten doktora da gitmiyordum. Ama neticede inandırmıştım. O güzel, camdan ilaç kutusunu elime aldığım ilk gün, daha dün gibi aklımda. 2007 Mayıs ortaları. Saati de aklımda ama iyice JUNKY sanmayın beni. Eheh.
Neyse arkadaş, ben bu ilacı tam iki sene kullandım. Hastalığım büyük ölçüde iyileşmişti. Kendimi güzel hissediyordum, kafam da güzeldi. Sanırım uyuşturucuymuş o güzel, cam şişeli ilaç. Neyse günde en az 1 doz almadan duramadığım iki senenin sonunda, ciğerlerim harap olmuş, karaciğerim işlevini yitirmişti. Uzuvlarımı kullanamıyordum. Görme yetimi kaybedeli zaten beş yıl olmuştu. Sonunda ilaç bana kendini bıraktırtma kararı aldı. “Yok canım, ilaç öyle bir karar alamaz!” demeyin. Biliyorum. O uyuşturucuyu bırakalı iki yıldan fazla oldu. Kafam güzel değil yani. Bıraktırma kararı dediğim, ilacı üreten firma, üretimi durdurdu. Bende oluşturduğu yan etkilerden mütevellit piyasadan çekmişler. Zaten de sadece ben kullanıyormuşum, denek olmuşum. Ey gidi. Yediğimiz kazığa bak.
Neyse baba konuyu dağıtmayalım. İki sene önce ben bu ilacı bir bıraktım, bırakır bırakmaz kalp yetmezliğinden hastaneye yattım. Evet, o hiç sevmediğim yerdeyim. Tedavi olarak da hala bana cam şişeler gösteriyorlar, hiç birine reaksiyon vermiyorum. En son iki tane placebo attılar ağzıma, tadları acı ve hiç eskisinin aynısı değil, alakası bile yok. Ki ben duymuşum, benim ilacım hâla piyasadaymış. Hâla satışı yapılıyormuş. Kullanıcıları artmış ama sanırım aralarında benim kadar hasta olan yok, pek uzun süre kullanan olmamış. Dolayısıyla da bendeki yan etkileri göstermiyormuş o ilaç o kişilerde. E amına koyayım ilaç değil lan uyuşturucu bu. Nasıl bağımlısı olmuyorsunuz?! Ben misal her sabah kalkınca, gün içinde aç karna ve yatmadan önce dişlerimi fırçaladıktan sonra bir kere ilacı ve şişesini düşünüyorum. Bağımlılığım hastalık derecesinde olduğundan şişenin fotoğraflarını çekmişim onlara bakıyorum. Sağlık bakanlığındaki arkadaşlarım yoluyla stok durumunu kontrol ediyorum. (Bu bile iyi hissettiriyor amk.) Ama gel gör ki alamıyorum, iki türlüsü de zararlı. Onla veya onsuz bu hayat pek acı. Placebolarla kandırıyoruz kendimizi. Olsun. Elbet bir ahmak yine üretir daha iyi bir ilaç umuduyla duruyoruz durduğumuz yerde. Duruyoruz.
Neyse babalar durum buyken bu. Durum yarrak gibi. (İki R ile.) Durum bu ki, bana ilaç lazım, hap lazım. Abov. (sayın emniyet mensubum, umarım metaforlarımı anlıyorsunuzdur, adresimi falan aramanıza gerek yok elbette uyuşturucu kullanmıyorum, zaten bahsi geçen ilaç sağlık bakanlığı tarafından onaylanmış. Sıkıntı yok yani.)

Düşünüyorum.

Merhabağ;
Son zamanlarda düşünüyorum da ne için yaşıyoruz. “Hah! Haspama bak bi sen eksiktin” dediğinizi elbette tahmin ediyorum. Niye diyorsunuz lan? Ayıp.

Ölesiye düşünüyorum bu aralar. Kendimi meşgul tutabileceğim herhangi bir uğraşım yok çünkü. Bir alkolüm var. E onu tüketince daha çok düşünüyor haliyle insan. Geçende dedim ki düşünüyorum; o halde varım. Peki düşündükçe varlığımdan nefret ediyorsam düşünmeye inadım niye? Niye düşündükçe varım ki? Düşünmeden var olsam ya la?

Düşünme amına koyim sen de o zaman demeyin. Ben ki beynini en az kullanan insan evlatlarından bi tanesiyimdir. Dünü hatırlamamam, yarını planlamamam bu yüzdendir hep, beni tanıyanlar bu cümleme elbet hak vereceklerdir. De ben bile düşünüyorum işte. Ve yine beynimi kullanmayan biri olduğumu ispatlarcasına, düşünecek zilyon şeyim varken gidip varlığımı, amaçlarını, sebeplerini sonuçlarını falan düşünüyorum.

Allah, peygamber, öteki taraf falan mı? E orası basit. Ya sabah akşam güneşleneceksin. Ya da sabah akşam yanacaksın. Eninde sonunda iki seçenek varsa ve biz o ikisinden birini hak etmek için yaşıyorsak eğer, e amına koyim bir sene dinin benden istediklerini yerine getirir, cenneti hak eder sonra zıbarırım. Ha yine “ulan intihar neredeyse bütün dinlerde cehennemlik sebebi” diyeceksiniz. Önce bildiğin 10 din ismini peygamberleriyle beraber say der, arkasından da diğer tarafta bile anlaşılamayacak kusursuz bir intihar planım olduğunu söylerim. (Bu cümleyi kurarken Kanal D’nin Kanıt dizisindeki kadın çıkıp, ifadesiz bir suratla “kusursuz intihar yoktur!!” diyecek diye çok korktum.)

Ama olayın genelde, fark etmesek de, dinle veya başka bi şeyle alakası olmadığını düşünüyorum. Kimisi sadece merakından yaşamına devam ediyor. Acaba ne olacak yarın merakı. Hani bunu okurken bile az sonra neler olacağını merak ediyor olmalısınız. Ya da bu yazıyı okurken sonunu nereye bağlayacak acaba diye okuyorsunuz diye tahmin ediyorum, korkmayın ben de bilmiyorum her zamanki gibi. (Plansız olduğumdan bahsettim.) Kimisi de etrafındaki insanların, kendilerinin ölümlerine çok üzüleceklerini düşündüklerinden devam ediyor yaşamlarına diye düşünüyorum. Bende ikisi de var. Özellikle, beni sevdiğine inandığım insanları üzmekten korkuyorum en çok. Niye umurumda bunu da bilmiyorum ama üstüne pek düşmüyorum. Üstüne düşersem yarını merak eden beyin hücrelerime ihanet ederim çünkü. Di mi? İhaneti sevmem.

Gerçi bazılarımız aşırı bencilmiş. Mutlu ölebilmek için yaşıyorlarmış. Beni bu yazıyı yazmak için klavyeyi elime aldıran da o arkadaşımdır zaten. Selam ederim kendisine. Okumuyor gerçi eminim amunugoyim. Olm az oku lan, kültürün artsın. Kültürlü ölürsün. Belki sıratta genel kültürden soru sorarlar, ne biliyon? Var git 10 tane din öğren peygamberleriyle birlikte. Güven bana işine yarayacak. Valla diyorum. Kendini Mesih ilan etmiş arkadaşlarım var. Kendi çaplarında ilan etmiş olsalar bile, yukarılarda bir yerlerde onlara farklı muamele var, eminim. (farklı derken? Di mi?)-

Düşünüyorum; öyleyse varım diyen Descartes, senin zaten amına koyacam olum. Hani nerdesin lan, düşünmeyi bir anlık unuttun da mı öldün gittin? Yaa. Böyle cevap veremezsin. (Biliyorum lan adam ölürken bile kitabının üstüne düşünüyormuş [oha nasıl sıktım])

Neyse uykusuzluğumun tavan yaptığı saatlerde yazdığım bu yazıya katlandığınız için teşekkür eder saygılarımı sunarım. Özet geç diyen arkadaşlarım için kısaca; işten çıkarken patrona İngilizce am günü yağ dedim, onu anlattım. Ama yine de bir okuyun derim. Belki hemen yazımın altına bırakabileceğiniz iki kelime fikriniz vardır. Ne bileyim. Neden fikirlerinizi umursuyorsam zaten. Sikerler.

Adiyos

Merhaba.

 

Bir önceki yazımda her şeyin ne kadar iyi ve yolunda olduğundan bahsettiysem şimdi her şey o kadar yoldan çıkmış durumda. İntihar etmekten vazgeçtim yani anlayacağınız. Eheh.

Tatile diye geldiğim memleketimde her şey, arabamın park halindeyken sarhoş bir adam tarafından 180km/s hız ile çarpıldığını öğrenmem ile başladı. Gitmeyi planladığım, görmeyi istediğim insanların hiç birini göremedim, gidemedim. Almayı planladığım fotoğraf makinesi için ayarladığım iş için pozisyon dolmuş, işe giremedim -> makine götümde patladı. Falanlar filanlar.

Günler sabahlara kadar sokakta, akşamlara kadar yatakta geçiyor. Bitmek bilmeyen bir dejavu silsilesi. Aynı yüzler, aynı muhabbetler, aynı yerler. Daha gündüz vakti denize bile girmedim, o derece isteksizim her bi şeye.

Neyse bu yazıyı uzatmayayım daha fazla. İstanbul’a, evime döndüğüm zaman her şeyi sindirip elbet bir yazı yazarım. Hepinizi öper, geçmiş bayramınızı kutlarım.

Adiyos

Merhaba;

Sizinle çok kötü bir haberi paylaşacam bu yazımda. Bu; yazdığım son yazı olabilir. Bir daha bir kelime bile edemeyebilirim. Bir daha benden haber alamayabilirsiniz. Bir daha twitterda çek-in, facebook’ta like yapamayabilirim. Bir daha beni göremeyebilirsiniz… Evet… Evet, sanırım ben ölüyorum.

Geçen doktora gittim, doktor dedi ki kabız olmuşsunuz..  -Geçmiş olsun evet, ama bundan dolayı ölmüyorum elbet. (Liseli esprisi yaptım, mazur görün ölecem amk) Bu aralar öyle bi yaşıyorum ki her şey yolunda gidiyor. Moralim iyi, canım sıkılmıyor, dersler iyi gidiyor, ailemin morali yüksek, falan feşmekan. Geçen duruyorum yine, dururken durdum  düşündüm, lan dedim, noluyor niye her şey yolunda acaba ölecek miyim? sonra dedim ki evet kesin ölecem. Sağolsun dedim heralde çocuk ölmeden son günlerini güzel yaşasın diye düşündü. -Eyvallah yiğidim.

Eğer bu yaz bu şekilde devam ederse, üstüne bir de planladığım şeyler tutarsa, kendim intihar edicem. Fazla yüzsüzlük yapıp, her şeyi başkasından beklemenin anlamı yok. Sıkacam kafama. Ha belki kurşunu, silahı şans eseri bulabilirim(!) belli olmaz(!) (bu parantez içi ünlemler beni fena gıdıklayacak gibime geliyor) Olm daha ne isterim ki, daha ne istenir ki.Öleyim gideyim yani, yeter. Vizyonumu, misyonumu(?) tamamladım. Mutlu da oldum. Güzelmiş dedim. Falan.

Neyse lan çok çişim geldi, ben bi işeyeyim, sonra uyuyayım sonra ders çalışacam.

Ha bak ders çalışacak olmama rağmen bu kadar mutluyum, hesap et.

 

Adiyos

Merhaba;

Bugün size öylesine bir öykü anlatacağım. Sikko olacak, bir boka benzemeyecek ama olsun zaten ne yazarım ne edebiyattan anlarım. O yüzden vitaminini alın, posasını sıçın.

Her abaza erkeğin içinde yatan saldırmaya hazır bir kurt vardır. Diker kulaklarını, açar burun deliklerini sonuna kadar ve avını arar. Bulur elbet eninde sonunda, binlerce koyunun arasından kendine uygun olanı. Çoğu zaten açtır, uygun av beklemeden hepsine havlar, hepsine hırlar. Sen de biraz koyunsan eğer, girmezsin o kurtların arasına, dalmazsın balıklama kendi iyiliğini düşündüğün için. Çobanını beklersin, gelsin beni korusun diye. Belki o kurt size saldırsa, ikinizi de bir güzel hırpalayacak ama olsun kurt cesaret edemez çoğu zaman çobana saldırmaya, koyunun cazibesine rağmen. Evet, kendini savunamıyor olması koyun için gayet küçük düşürücü bir durumdur. Ama sen de en az benim kadar farkındasın ki muhtaçsın bir yerde çobanına. Doğanın kanunu falan. Üzgünüm koyun kardeş.

Gerçi şanslıysan çoban ağabey der ki; “haydi git, karşılaş kurtlarla. Karşılaş ki anla neden bir çobana ihtiyacın var” Atılırsın hemen rambo misali. Heyt be dersin, koyun değilim ben, hepinizin anasını sikerim. Lakin öyle olmaz işte. Sen koyunsun, onlar kurt. Sen teksin, onlar çok. Sürüden ayrılanı zaten kurt kapar. Dua et de kapmasınlar, hırlasınlar sadece arkandan.

Yalnız, sen sen ol, sakın çobanı suçlama senin dik başını sıvazlamadığı için. Kendi seçtiğin yolun kurbanı oldun sadece.

sirf birisi iyi geceler demedigi icin iyi gecmeyen geceler varsa, afiyet olsun denmedigi icin kabiz olan, kolay gelsin denmedigi icin bi isi halledemeyen, iyi bak kendine denmedigi icin de intiharin esigine gelen insanlar olmali bence. benim adalet anlayisim bu.